Rss Feed
Tweeter button
Facebook button
Linkedin button
Ekleyen: admin Tarih 16 Mart 2015 0 Yorum

“Allah seni kendi yolunda ne kadar kullanıyorsa değerin o kadardır.”

Önce iki tane Kur’anî terimle, kelimeyle başlamak isterim. Birisi, “ıslah”, öbürü “fesad”… Birbirinin zıddı. Bir de fesad kelimesinin Kur’an’daki bir başka zıddı: “mizân” kelimesini ekleyelim.

Aradaki farkı söyleyeyim: Eğer bu mizan yani denge -terazi değil- kainatla ilgili ise, buna “denge” diyeceğiz ve bunun zıddı “çevre bozukluğu” anlamında “fesad” olacaktır. Ama sosyal olaylarla ilgili olursa bu denge, yani ıslah’ın zıddı fesad. Demek ki bunun zıddı mizan değil, bunun zıddı ıslahtır.

Kur’an-ı Kerim’e tekrar baktığımız zaman bu görevler kimlere verilmiş diye. Biraz sonra hadis-i şeriflerle de anlatacağım üzere ıslah görevi samimi mü’minlere verilmiştir. “Samimi” kelimesini eklemek zorundayız; çünkü başımızın belası münafıklıktan kurtulmamız biraz zor oluyor da ondan. Samimi olmak kolay bir iş değil! Bunun zıddı olan görev fesad görevi, ortalığı bozma görevi, fitne görevi de buna talip olanlar, münafıklar. Kur’an-ı Kerim’in anlatımına göre bu görevdekiler, münafıklar ve bunların perde gerisinde olan akıl şeytanlarıdır, akıl hocaları ki onlar da tefsirlere baktığımız zaman en temelde Yahudiler ve bu arada o tiynette o kabiliyette olanlardır.

Biz bunlardan hangi göreve talip olmamız gerekiyor. Tabii ki  “biz ıslahla uğraşacağız” diyeceksiniz. Fakat günlük hayatınızda ıslahla ne kadar uğraşıyorsunuz? Hiç ölçtünüz mü? Şöyle bir göz gezdirin. Benim 24 saatimin ne kadarı ıslahla geçiyor? Yoksa gerçekte ben fesadla uğraştığım halde ıslahla uğraşıyorum mu zannediyorum?

Kur’an-ı Kerim’i beyanına bakın :

Onlara yani münafıklara yer yüzünde fesad çıkarmayın, denildiğinde biz ancak ıslah edicileriz, derler. Dikkat edin onlar fesadcıların ta kendileridir ama farkında değildirler.”[1]

Acaba kendimiz bu noktada böyle olabilir miyiz, böyle miyiz ? Yani bir yerlere ismimizi yapıştırmakla, bir cemaate mensub olmakla kendimizi garantiye mi almış oluyoruz? Öyle bir duygu var. Önce o duyguyu bir kenara bırakın ve kendinizi yeniden “mizan” ve “ıslah” terazisinde bir tartın. Acaba yerimiz neresidir, yönümüz neresidir.

Bu kısa mukaddimeden sonra geçiyorum aynı konu ile ilgili bir hadis-i şerife: Bu hadis-i şerif taa gençlik yıllarımdan beri benim içime oturan bir hadis-i şerif. Hatta meslek seçimimde de beni etkileyen hadis-i şerif. Resulullah aleyhissalatü vesselam Efendimiz buyururlar ki:

إن الإسلام بدأ غريباً وسيعود غريباَ كما بدأ، فطوبى للغرباء

“Şüphesiz İslam garip başladı ve tekrar garip dönecektir. Garip olanlara, garibanlara ne mutlu!”

Bunun üzerine etraftan sordular.

– Ya Rasulallah! Garipler kimlerdir?

Cevap şu:

الذين اصلُحوا و ما افسد الناس

Ya da;

الذين يَصلُحون ما افسد الناس

İnsanların bozduklarını ıslah edenler”[2].

İnsanoğlu, psikolojisi gereği daha ilk peygamberden bu yana Rablerinden gelen hakkı bozmaya çalışmıştır. İlahi kitapları bozmuşlar, ilahi emirleri sulandırmışlar, çeşitli tevillerle ve hatta iyi niyetlerle de olsa sonuçta bozukluğa, fesada götürmüşler.

İşte bunların bozduklarını zaman zaman peygamberler, peygamberlerden sonra da müceddidler ıslah etmeye çalışmışlardır.

Bir hadis-i şerif daha ekleyeceğim. Diyor ki Peygamberimiz aleyhissalatü vesselam:

“Kıyamete kadar hak üzere amel eden, faaliyet gösteren bir cemaat olacaktır”

Bir daha tekrar ediyorum: “Kıyamete kadar, insanların bozduklarını ıslah eden, onlara sünnet yaşayışını örnekleme yoluyla gösteren, hayatlarına sünneti yaşatan, hayatlarında sünneti yaşayan ve diğer insanlara örneklik görevi yapan bir grup, bir cemaat, birkaç kişi de olsa bulunmaya devam edecektir. Gerçekten de insanları çevrede etkileyenler işte bu sünneti kendi hallerine yedirmiş olan, kendi halleri canlı bir sünnet olan bu kişiler olmuşlardır.

Dikkat edin “ilim sahibi olanlardır” demiyorum!

Bugün ne ilim sahipleri vardır ki ilmi put edinmişlerdir. Yani ilmi amellere yansıtamamışlardır ve dolayısıyla hiç mi hiç çevrelerine etkileri olmamıştır. Hatta fesada alet olmuşlardır ve kendilerine sorduğun zaman en basitinden mesela “Ezan okunuyor camiye niye gelmiyorsun?” dediğin zaman “cemaata gitmek sünnet, ilimle uğraşmak farz, biz farzla meşgul oluyoruz!” cevabını verirler. Bu tam tamına şeytani kıyasla söylenmiş bir cevaptır.

Nafile hayatı anlatıyorsunuz. “Yahu cahil cühela uğraşsın biz ilimle uğraşıyoruz.” diyorlar. Peki nafile hayata baktığın zaman Peygamberimizin yaşadığını, ömür boyu yaşadığını sen bir sefer yapabiliyor musun, göze alabiliyor musun? Yok! Peygamberimizin yaptığı nasıl cahil-cühelanı n işi olabilir? İşte bu insanlar ilmi gerçekten araç değil, amaç haline getirenlerdir ve güya “hak yol üzeredir” zannediyorlar kendilerini.

Bu noktaya gelmişken aklıma kaç tane ayet-hadis geliyor. Sadece bir tanesini söyleyeyim:

“Şeytan onlara amellerini süslü göstermiştir.”[3]

Bir tanesi bu. Ne demek bu? Şeytan onlara yaptıkları batıl ameli hep ilişkili gösteriyor ve “aman ha sen devam et, sen hak üzeresin” diyor. Halbuki onun ameli boşa gitmiştir de farkında değildir.

İşte bu noktalarda bize hatırlatmalarda bulunanlar hakkı batıl gibi görme, ya da batılı hak gibi görme fesadından bizi uzak tutanlar o firaset sahibi kişiler olmuşlardır. Bu kişilerin dışında da o doğru işarette bulunan bir insanın olacağını ben tahmin etmiyorum.

Demek ki görevimiz eğer ıslah ise o zaman bu göreve layık bir vaziyet almamız gerekmektedir.

İlmen, amelen yaşantı biçimi, ihlas ve samimiyet açısından kendimize ayar çekmemiz gerekir.

“Ben zaten öyleyim” deme. Bunu deme. İçimizden bunu demeye hazırız da ondan öyle diyorum. Hemen hazırca “ben zaten öyleyim” deme alışkanlığımız var. “Acaba ben böyle miyim?” diye kendini hesaba çekmen gerekir.

Şimdi sorayım: Hz. Ömer cennetle müjdelenmemiş miydi? Öyle, cennetle müjdelenmişti. Dünyada iken garanti almış birkaç kişiden birisi değil miydi? Öyle idi. Buna rağmen Hz. Ömer, halifeliği döneminde gidip de münafıkların listesini bilen Huzeyfetü’l-Yeman’a kendisini sormuştur. “Ben o listede var mıyım” diye sormuştur. Tahmin ediyorum ki “Sen o listede varsın?” cevabını alsaydı Hz. Ömer delirir, kendisinin yakasına yapışır, kendisini lime lime eder kısa zaman sonra “Ey Müslümanlar! Şahit olun ben şimdiye kadar münafık idiysem bundan sonra ahd olsun samimi müslümanım”diye ilan ederdi.

Cennet garantili Hz.Ömer kendisini yokladığına göre hiç kimse “Ben zaten dört dörtlük bir yoldayım,” gibi bir düşünce içerisinde olmasın.

Eee, biz böyle miyiz? Diyeceksiniz. Demiyor olabilirsin ama ben ortama şöyle baktığımda hal ve hareketlere baktığımda insanımızın cenneti garantilemiş gibi ve kendisini yoklamaya gerek duymuyormuş gibi davrandığını görüyorum. Kimileri bir yerlere ismini yazdırdı diye, cemaata ismini yazdırdı diye sanki hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi, yaptığı her türlü iş, gerçekte fenalık da meşru imiş gibi hareket ediyor. Devam ediyorum. Biraz da vaktinizi gasp ederek devam edeceğim!

Şimdi bizi motive edecek -bu kelimeyi de kullanmak istemiyorum- bizi tahrik edecek, bizi olumlu yönde Allah yolunda sevk edecek ve harekete geçirecek olan bir hadis-i şerife geliyorum. Bu hadis-i şerifi daha önceki toplantılarda söylemiştim, tekrar olsun. Aslını da ezberlemenizi arzu ediyorum. Bu hadis-i şerifi duydum duyalı nerdeyse sık sık tekrar ediyorum. Hadis-i şerif şu:

لا يزال الله يغرس في هذ الدين بغرس يستغملهم في طاعته

 “Allah bu din konusunda ard arda, ara vermeden, sürekli fidanlar yetiştirir.”[4]

Hemen ekleyeyim, “fidanlar” bu ağaç fidanları falan değil “insanlar yetiştirir.” Rasulullah aleyhissalatü vesselam o insanları fidana benzetiyor. Taptaze! Hayat saçıyor.

Hadisin devamı şu: “Ve onları o insanları, kendi taatı doğrultusunda kullanır, hizmet ettirir.”

Şimdi açıklamasına geçiyorum : Allah yolunda çalışanlar bilsinler ki Allah Teala o kişiyi, o kişileri kendi taati doğrultusunda kullandığı fidanlardan eylemiştir. Allah yolunda çalışanlar o fidanlardandı r ve dikkat edin “Allah onları kullanır” ifadesi vardır. Bundan alacağımız ders şu: Allah için çalışan, aslında kendisi çalışmamıştır. Aslında Allah onu çalıştırmıştır.

Biraz daha açıklama yapayım. İnsan kendisi imana gelmez, Allah ona imkanı hazırlar, onu Allah doğru yola iletir. Doğru yola ilettikten sonra kendisi islamı doğru anlamaz, Allah ona doğru kavratır. Kendisi doğru bilgi sahibi olduktan sonra doğru ve dürüst kendisi amel etmez, Allah ona amel ettirir. Öyleyse imana geldiysen islamı doğru öğrendiysen -öyle olduysan tabii- o doğrultuda doğru dürüst amel ediyorsak, nefsimize hiçbir şey ayırmamalıyız, hepsi Allah’tan olmuştur. Hepsi Allah’tan olunca da şükretmemiz gerekir. Bu cümleyi tekrar ediyorum. Bir insan Allah için çalışıyorsa, daha doğrusu Allah onu çalıştırıyorsa bu çalışmasını nefsine mal etmeyecek, Allah’tan oldu şuurunda ve farkında olacaktır.

Kendi nefsine mal ederse ne olur? O zaman şöyle olur: Kazara bir hizmette bulunmuş olan kişi “Ben insanlara iyilik ettim, hizmet ettim, dolayısıyla ben onlardan alacaklıyım. Onların üzerinde benim hakkım var. Onların bana hürmet etmesine, onların bana hizmet etmesine hakkım var,” duygusuna kapılır, bu duyguyla hareket eder ve kendisine hizmet edilmesini bekler.

Şimdi bu adama soracaksın: “Sen Allah için mi hizmet ettin yoksa çevrendeki insanlar sana hürmet göstersin diye mi?” Allah için hizmet ettim diyorsan, karşılığında niye insanları kendine borçlu görüyorsun ?

Bak farkında olmadan nasıl riyaya saptın. Bu ince bir yoldur. Bu ince ayarı sabit tutmak, bozmamak kolay değildir. Bu ince ayarı, ihlas ayarını bozmadan götürmek için sık sık ama sık sık, firasetli insanların da tavsiyesiyle sık sık kendimizi kitap ve sünnetin ayarından geçirmemiz gerekiyor. Bir tartı aleti düşününüz, her sene götürürsünüz, standartlar enstitüsünde ayardan geçirirsiniz. Sen de kendini, manevi duygularını, her şeyini kitap ve sünnet ayarından sık sık geçirmek zorundasın. Yoksa hak yolda devam ediyorum zannıyla pekala riyakar bir hayat yaşıyor olabilirsin.

Demek ki “yaptığın hizmeti Allah’tan bileceksin” Eğer o hizmeti, nefsine mal etmez de Allah’tan bilirsen o zaman sende şu duygu hakim olur: “Ya Rabbi bu duyguya beni sahip kıldın; bu ameli, bu hizmeti bana yaptırdın, sana şükürler olsun”. Yani şükretme duygusu içerisinde bulunursun. “Yarabbi bunu ben aslında yapmadım, sen bana yaptırdın, sana hamdolsun” duygusu içerisinde olursun. Sen Allah’a hizmetlerinden sonra şükür duygusu içerisinde olursan, Cenab-ı Hak yeminle söylüyor, diyor ki “Şükrederseniz artırırım” yani: Şükrederseniz Allah hizmetinizi daimi kılar. Ama şükretmez de nefsinize mal ederseniz Cenab-ı Hak seni bir hizmette dener, ikinci bir hizmette daha dener, baktı ki adam olmuyorsun nihayet üçüncüsünde seni bir kenara atar ve seni kendi yolunda kullanmaz olur. O takdir Rabbimiz Teala der ki: “Bu adam işe yaramaz, bundan ne köy olur ne kasaba, kenara atıvereyim”. Eğer hizmeti nefsine mal edersen o zaman da Hucurat suresi son ayetlere gidip açıklamayı oradan yapacağım. Badiyeden, bedevilerden kimileri müslüman olmuştu ve güya Peygamberimizin sanki şahsına özel hizmetleri dokunmuş gibi geldiler Peygamberimiz aleyhissalatü vesselam’a: “Ya Rasulallah! Biz müslüman olduk! biz şunu şunu isteriz” demişlerdi. Güya Müslüman oluşlarını Peygamberimizin şahsına bir hizmetmiş ve karşılığını bekliyorlarmış anlayşında idiler. Ayet-i kerime onlara hemen cevabı verdi;

قُل لَّا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُم بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

Ey Peygamber! (sallallahu aleyhi vesellem) git onlara söyle: Müslüman oluşunuzu başıma kakıp durmayın. Aksine Allah sizi doğru yola ilettiği için sizi minnet altında bırakır.” [5]

Buradan alacağım derse geliyoruz. Allah için bir hizmet yaptıysak, hizmetimizin maddeten dokunduğu kimselere gidip de başına kakıp durmayalım. Senden şunu bekliyorum duygusuna kapılmayalım. O zaman o cahillerin durumuna düşeriz. Allah’ı unutmuş oluruz. Bileceksin ki o hizmeti sana Allah yaptırmıştır. Bu, hizmet etme konusunda olanların sahip olmaları gereken olumlu duygu ya da olumsuz duygunun izahı idi. Şimdi geçiyorum madalyonun öbür yüzüne.

Allah için çalışmayanlar. Allah için çalışmayanlar, arazi olanlar, hizmetler konusunda arazi olanlar, hiç ortalıkta görünmeyenler, gelip de kurumlarımıza “Bana bir hizmet düşüyor mu, filan filan yerdeyim ben. İşte telefonum, işte adresim, şu şu işlere yararım, kabiliyetlerim şunlardır, bana bir hizmet düşerse beni bulun” demeyenler, yıllar yılı kendi kendisine bir köşede duranlar, arazi olanlar, bu kayboluşlarını kurnazlıklarına saymasınlar! Biz genelde işlerden sıvışmayı kurnazlık olarak kabul ederiz. Allah yolunda hizmet konusunda bu kurnazlık değil. Nedir ya, onu söyleyelim: Cenab-ı Hak seni hizmette kullanmadığına göre en basit değerlendirmeyle sen o fidanlardan değilsin. Bir. Niçin değilsin? Senin kalbine, niyetine baktı Cenab-ı Hakk, ve bundan ne köy olur, ne kasaba olur dedi ve seni bir kenara attı. Sen Allah tarafından kenara atılanlardansı n. Dolayısıyla bunu kurnazlığa sayacağına bir kenarda şu hesabı yapman gerekir. Acaba benim ne günahım ne suçum ne kusurum oldu ki Allah beni kendi yolunda kullanmıyor, beni bir kenara atıyor, diye düşüneceksin ve ondan sonra istiğfar, istiğfar, istiğfar; tevbe, tevbe, tevbe; Ya Rabbi beni kendi yolunda kullan, şeklinde dualar edeceksin.

Şimdi bir şey daha soracağım? Acaba biz kaç para ederiz? Kendini bir tart bakalım. Cenab-ı Hakk’ın pazarına seni sürsek -herkes kendini sürsün- alıcılar şahsımıza kaç para verirler? Daha açık: Allah katında kaç kuruş ediyoruz? Bir de değerimizi ölçelim bakalım. Bu hadisi şerifte bir de takdir ölçüsü var, kendimizi ölçmek için. Cevap kolayca şöyle olabilir : Allah seni hizmetlerde ne kadar kullanıyorsa değerin o kadardır. Herkes değerine baksın. Hizmetine baksın. Hizmetin, ilahi ölçülere göre Allah’ın seni kullanması, fazlaysa değerin fazladır. Ama seni kullanmıyorsa o zaman kendi gözünde sen dünyalara değer bile olsan beş kuruş değerin yoktur. Ölçü bu.

İnsana değerini Allah verir. İnsana değerini diğer insanlar vermez. Diğer insanlar verseydi çağın ilahesi diye haşa haşa tanıtılan insanların Peygamberlerden de önde değer sahibi olması gerekirdi. Öyle bir şey yok! Öyleyse ölçü belli. ALLAH seni ne kadar kullanıyorsa, sana o kadar değer veriyor demektir. Ölçümüz bu.

Şimdi bu genel konuşmadan sonra bir konu daha açacağım, ondan sonra özel konulara geleceğim.

Dünkü sohbetimizde “genç” kelimesi geçti. Genç kalma, genç olma, şu bu. Anlayışımıza göre acaba genç kimdir? Onu bi tarif edelim : Genç yaşı az olan değildir. Peki nedir?  İçinde ideal, ateş taşıyandır. Yaşı 80 olabilir. Heyecanından yerinde duramuyorsa, bu insan gençtir. Ama yaşı 20 olmasına rağmen hiçbir ideali yoksa, behimi bir yaşantısı varsa o kişi pir-i fanidir.Bununla ilgili bir-iki şey daha söyleyeceğim : Biz ef’ali mükellefini anlatırken mubah için ne deriz? Yapsan da yapmasan da günahı, sevabı olmayın şey diye tarif yaparız. Uyumak, yemek, gezmek gibi. Ama öte yandan hadis-i şeriflerde okuruz, diyor ki:’Mü’minin uykusu ibadettir’. Hani uyku mubahtı? Nasıl oldu bu? İzahı kolay : Mubah gerçekte nötr vaziyette iken mubahtır. Ama mü’min onu Allah rızası için kullanırsa o mübahı, ibadete dönüşür. Senin hayat planın Allah rızası ise aradaki uyku da, pikniğin de, yolda yürüyüşün de, çay içişin de hep ibadete dönüşür, sevap kazanır. O zaman mü’min,  mübahları dahi ibadete çeviren insandır. Yani bizim hayatımızda mübah yer almamalıdır.

Son ayet indiği zaman[6]:

الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الإِسْلاَمَ دِينًا

-ki Veda Haccı’nda inmiştir- Hz. Ebu Bekir, firaset sahibi insan ağlamıştır. Niçin? Ayetin arka planını hemen görüyor da ondan.

– Hayrola niye ağlıyorsun, diye soruyorlar. Cevaben diyor ki

– Ben bu ayetten artık Rasulullah aleyhissalatü vesselam’ın vefat edeceğini anlıyorum.

Hiç düşündünüz mü ayetin vefatla ne ilgisi var.

Ha işte bu ilgiyi tesbit firaset işidir. Demek oluyor ki ; Peygamberler bir emanet için dünyaya gelirler, emanet bitti de iş tamamlandı mı geri dönerler. Yani biz deriz ki çocukları iş güç sahibi yaptık. Emekli olduk biraz da keyfimize bakalım deriz ya! Peygamberlerin hayatında işte “biz biraz da keyfimize bakalım” kısmı yoktur. “Üsvetün hasene” yani güzel bir örnek olan Peygamberimizi takip edenlerin hayatlarına dikkat edin, onlar ölünceye kadar Allah onları çalıştırır ve Allah yolunda canlarını verirler. Allah onları o konuda da peygamberlerine benzetiyor.

O zaman sen hayatının bir bölümünde çalıştın da bir bölümünü artık keyfine ayırıyorsun diyeceksin ki “ben şimdi hükmen öldüm” yani sen artık yaşıyor değilsin, sen gerçekte yaşıyor olsan bil hükmen ölüsün. O ideal ölçüye göre sen yoksun artık. Dolayısıyla hayatımızda “biraz da keyfimize bakalım” kısmı olmamalıdır.

Bu arada biraz da tatile değinmek istiyorum. Çalıştık, çalıştık biraz da tatil yapalım, dedik. Senin niyetinde mesela onbir ay çalışmak bir ay dinlenmek varsa onbir ay çalışırsın on ikinci ay yorulursun. Ama hayatında sürekli çalışma var ve yorulma yok niyeti varsa hiç yorulmazsın. Öyleyse önce niyeti düzeltmek gerekiyor. Yani tatili dahi ibadete çevirmek durumundayız. Bize sevap yazılsın diye. Yoksa behimi bir tatili herkes yapıyor.

Allah için çalışma yapılan yolda, sıkıntılar var, zahmetler var, dedikodular var. İşte büyük insan, büyük adam bu dedikodular karşısında kendisini sıfırlamaz. Her zamanki cevvaliyyetini sürdürür. Dedikodular, eziyetler… onun için önemli değil. Çünkü o, insanarın rızası için çalışmıyor, Allah rızası için çalışıyor. Bir tane örnek vereceğim: Resulullah aleyhissalatü vesselam Huneyn Savaşı’ndan sonra çok ganimetler elde etti. Onları dağıtırken kalpleri islama ısındırılmak istenenlere biraz fazla fazla verdi. Sahabinin bir tanesi :

“Ya Resulallah! adil ol, bu dağıtımda adalet yoktur” dedi.

Allahu Ekber!.. Sübhanellah.Yani bir bakıma “sen mal kaçırıyorsun” demiş oldu. Sözü söyleyen kim? Sahabi. Muhatap kim? Rasulullah aleyhissalatü vesselam. Olacak şey değil!..

Resulullah aleyhissalatü vesselam şöyle buyurdular:

Ben adil olmayacağım da kim adil olacak? Allah, Musa’ya rahmet eylesin. Hz. Musa’ya. Çok daha ağır laflar işitti de sabretti. Ben de sabredeceğim.

Öyleyse sen de bu yolda herhangi bir laf işittiğin zaman mesela bir derneğin başındaysan sana diyecekler ki “parayı yiyor” diyebilirler. Bizim Müslümanların kolay yakıştırdıkları laflardan bir tanesi budur. Ya da “namussuzluk yapıyor” affedersiniz, gibi bir laf işittiğin zaman, “Lanet olsun, biz bunun için mi bu işlere soyunduk, aha bırakıyorum” diyorsan bileceksin ki sen küçük adamsın. Senin boyun daha limitin seviyesine ulaşmış değil. Daha çok büyümen lazım. Önümüzde örneğimiz var. Resulallah aleyhissalatü vesselam “lanet olsun” diye bırakmadı. Mübarek görevine devam etti.

Böyle doğru tavırları biz, sünneti kendi hayatına emzirmiş olan salih insanlarda da görüyoruz. Allah’ın kulları, Rahman’ın kulları, cahiller kendisine sataştığı zaman “selam” der geçerler” ve hizmete devam ederler.

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

“Rahmanın kulları o kimselerdir ki yeryüzünde vakar üzere yürürler, mütevazi şekilde yürürler, cahiller onlara laf attığı zaman “selam” der geçerler”[7]

Hizmeti eğer Allah için yapıyorsak, böylesi laflar bizi bitiriyorsa bilin ki biz daha adam değiliz.

Geliyorum şimdi yavaş yavaş yapacağımız işlere.Bir defa ferden ferda çalışma yerine teşkilat halinde çalışmayı her zaman tercih etmemiz gerekiyor. Biz cemaat deriz hep cami cemaati anlarız. Cemaat sadece ibadette olmaz. Sadece camideki namazda olmaz. Ekonomide de cemaat olur, adı şirketleşmedir; sosyal faaliyetlerde de cemaat olur; bunun da adı, kurumlarımızdır, derneklerdir, vakıflardır vesairedir.

O halde, kurum halinde, cemaat halinde çalışmak varken ferden ferda çalışmanın hiç mi hiç bir önemi yoktur. Çünkü hadis-i şeriflere, ayetlere baktığımız zaman hep mi hep Müslümanların bir araya gelmesini tavsiye eder, emreder. Peki diyeceksiniz kaç kişi olduğumuz zaman teşkilat kuracağız? Onun da ölçüsünü veriyorum: Hadis-i şerif diyor ki:

“Sizden üç kişi yola çıktığı zaman aralarında birini başkan seçsin.”

Öyleyse teşkilat kurmanın nisabı üçtür.

Bir yerde üç kişi iseniz bir araya geleceksiniz. Aranızdan birini başkan seçeceksiniz, biri başkanlığını bilecek, obiri de başkanın altındaki bir adam olduğunu bilecektir.

Bizim kültürümüzde, bulunduğun yerde mutlaka baş olacaksın anlayış ve kültürü vardır. Baş, baş, baş, baş!… Birkaç milyon, yüz milyon, bir buçuk milyar baş, ondan sonra da herkes baş olunca da veya baş olmaya odaklanınca, alt birimler için adam kalmayınca da bir türlü teşkilatlanma olamıyor.

Halbuki birine karar verip baş seçtiyseniz, sana düşen ona itaattir. Başlığı da, enseliği de bileceksin. Gövdeliğini de bileceksin, baş olmayı da ne zaman gerekiyorsa o zamanı bileceksin. Yerine göre haddini bileceksin de. Her zaman her şeyi sen biliyor değilsin.

Demek ki bulunduğumuz yerde bir teşkilat yoksa kuruyoruz. Bu bir. İkincisi teşkilat varsa mutlaka oraya uğrayacağız. Bir yerde dernek var, vakıf var mesela orada da bir kardeşimiz var, on yıldır orada görev yapıyor daha haberi yok. Olmaz arkadaş! Olmaz, olmaz, olmaz. Sen orada yoksun demektir. Gideceksin, gitmen gereken kuruma diyeceksin ki “Ben şu çapta birisiyim. Mesleğim şu. Elimden şu işler gelir. Şu becerilerim var. İşte telefonum, işte adresim. Ben Allah’ın beni ne zaman kullanacağını bekliyorum. ALLAHın beni kullanmasını istiyorum. Bana hizmet edeceğim bir iş gösterin” diyeceksin. Bu senin görevin. Bizimkisi 40 yaşına gelmiş 50 yaşına gelmiş, cemaate uğramıyor. Sorduğunda: “Niye uğramıyorsun” dediğinde “ya valla kimse beni sormuyor” cevabını veriyor. Yahu sen tapışlanacak bebek değilsin ki gelelim seni kucağımıza alalım. Ağlama filan diyelim, eline şunu-bunu verelim ve seni avutalım. Sen artık büyüdün, akil-baliğ olalı yıllar geçti, kendin geleceksin. Öyle ya sen başkasını tapışlayacağına hala tapışlanmak istiyorsun.

Bizim cemaat olarak öne çıkardığımız bazı çalışmalar var. Hoca efendi tarafından altı çizilerek defalarca tavsiye ettiği çalışmalar var. Sahih Kaynak ÇalışmasıKurumlarımızla ilginiz varsa bilirsiniz. Sahih kaynak çalışması ne işe yarayacak, onu da söyleyeyim. Zamanımızda biliyorsunuz sonucu inanç sapkınlığına varacak kültürel çalışmalar var. Adam hadis tanımıyor, Kur’an’a tarihsel diyor, ibadetler dışında tarihsel olmayan bir hüküm yok diyor. Daha neler neler. Daha ne gavurluklar ne gavurluklar. Bir adam Kur’an tarihseldir diyorsa, rahmetli Mustafa Sabri Efendi’nin bir cümlesi aklıma geliyor (hüve aksaru tarikin ile’l-küfr) “küfre giden en kestirme yol”. Şeytan gavurluğu gavurluk olarak getirip takdim etmiyor. Yaldızlayarak ve sana batılı hak gibi ğöstererek sana yaklşıyor. Kur’an’da Cenab-ı Hakk diyor ki :

يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَيَهْدِي بِهِ كَثِيراً وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلاَّ الْفَاسِقِينَ

Bu Kur’an’ la Allah bir çoğunu saptırır, birçoğunu da doğru yola erdirir. Niyeti bozuk olanlardan başkasını da saptırmaz”[8]

Bir insan pekala Kur’an çalışması yapıyorum diye çok ciddi biçimde sapabilir. Olur mu olur. Niyetin bozuksa Kur’an’ın sana ihtiyacı yok, Kur’an tutar seni uzak bir tarafa savurur. Senin O’na ihtiyacın var. Sen ona mütevazi ve doğru şekilde yaklaşacaksın ki o elinden tutsun ve doğru yola götürsün. O “hüden li’l- müttakîn”dir. Müttakiler için hidayet kaynağıdır. Fasıklar için değil. Fasıklara ihtiyacı yok. Tutar savurur gider. Ne halin varsa gör, der. O adamın başına gelmedik bela kalmaz.

Öyleyse bu doğru yolu gösterecek yani Kur’anî çizgiyi gösterecek kitaplara ihtiyaç olduğu kadar hatta daha fazla dosdoğru yol üzere bulunan insanlara ihtiyacımız var. Fidan insanlara ihtiyacımız var. İşte o fidan insanların; firaset sahibi insanların envanterini çıkarmak maksatlı olarak bu sahih kaynak çalışmaları başlatılmıştır. Israrla ve ısrarla bizden o istenmektedir. Herkes de bulunduğu yerde onu yapacaktır, yapmak durumundadır.

İkincisi KAB çalışması. Ne demek bu? Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma çalışması. Kısaca KAB…

Bunun üzerinde de son derece duruluyor. Ve hemen şunu ekleyelim. Bu çalışma kuru kuruya bir meal çalışması değildir. Biz kuru kuruya bir meal çalışmasından yana da değiliz. Aynı şekilde şerhsiz bir hadis çalışmasını da doğru bulmuyoruz. Peki bu ne? Tefsirin özetinin içine yaydırıldığı ve meczedildiği bir tercüme çalışması ya da meal çalışmasıdır.

Yani bunu okuduğumuz zaman bir de tefsir özeti bilgisi almamız gerekmektedir. Onun için de hazır bir meal bize tavsiye edilmiş. Hasan Tahsin Feyizli hoca efendinin, onun içerisinde Türkçe’de Celaleyn Tefsiri diyebileceğimiz bir de tefsir özeti mevcuttur. Yanısıra bu bilgileri birkaç tefsirle de destekleyerek çalışacak olursak aliyyülala bir çalışma olur.

Birkaç tefsirden bir iki tanesini söyleyelim. İbn Kesir’siz tefsir olmaz. İbn Kesir…Bu bir. Piyasada özetinin tercümesi de var, bir de genişinin tercümesi var. Genişinden okumamızı özellikle söylüyoruz.

İki: Elmalılı devrede olmalıdır. Elmalılı Tefsiri

Üç: Mevdudi’nin “Tefhim” devrede olmalıdır. Onu da şunun için söylüyorum. Tefsir çalışmasında coğrafi tefsir ve tarihi tefsir çalışması eksiktir. Mevdudi onları özet olarak veriyor onun için.

Bir de Tasavvufi tefsir kültürü verecek tefsiri eklememiz gerekir. Eskilere bakarsanız “Ruhu’l-Beyan”bunlardan bir tanesidir. Kuşeyrî’nin tefsiri bunlardan başka bir tanesidir. Ve zamanımızda da “Furkan Tefsiri” diye bir tefsir çıkarılmaktadır. Onikinci-Onüçüncü cildi çıktı. Onu söyleyebilirim.

Bir de Said Havva’nın el-Esas fi’t-Tefsir’i olabilir.

Ayrıca bir de KAD çalışmamız var. Kritik Analitik Düşünme. Çalışmaların omurgasını bunlar teşkil ediyor. Kritik Analitik Düşünce nedir? Bulunduğunuz yerde bu bilgiler size verilmiştir. Verilmemişse de malzemeyi alın ve bu bilgileri edinin. Dünyada olmakta olan olayları, arka planını görecek şekilde yorumlayabilmek için ya da meydana gelebilecek muhtemel olayları tahmin edebilmek için kritik Analitik Düşünce bize özellikle ve özellikle tavsiye edilmektedir. Bu olmadan meydana gelen olayları şuurluca değerlendirmek mümkün değil. Şeytanın şeytanlığını sezmek mümkün değil, gerçekte şeytan iken rahmani surette gelen insanların, niyetini tespit etmek mümkün değil. KAD zaten bunun için tavsiye ediliyor. Bu kültüre sahip olmayan ne siyasi olayları doğru değerlendirir ne ideolojik bir yönü hiç yokmuş gibi görünen bir olayın arka planını görebilir, ne de sosyal çalışmalarda ileriye yönelik ciddi bir proje geliştirebilir, ne de dönen dolapları anlayabilir.

Bunları anlamamız, kısacası “Firaset Sahibi” olmamız için bu düşünce uslubuna da kendimizi alıştırmamız gerekir ki Konya’da önce bu işe Fıkıh Usulü’nden başlamıştık. Gerçekten de fıkıh usulü bizim Kritik Analitik Düşüncenin bize ait olan bir ismidir. Hadiste isnad bu ümmetin malıdır. Diğer islamî ilimlerde ve özellikle fıkıhta fıkıh usulü de bu ümmetin malıdır. Biz kendimize ait olan bu malvarlıklarını unuttuğumuz için yeniden değişik isimlerle bunu edinmek durumunda kalmışız. Kritik Analitik Düşünce bunu temin etmek için bize tavsiye edilmektedir

Çok uzattım galiba. Bu kadar konuşma niyetinde değildim. Bağlıyacak olursak şimdi ; Vardığımız yerde ne kadar Allah için çalışıyorsak değerimiz o kadardır. Allah için çalışıyorsak biz çalışmadık, Allah çalıştırdı diye düşüneceğiz. Çalıştırdı ve bizi o fidanlardan eyledi. Eğer o fidanlardan değilsek dövünüp, yalvarıp yakarıp Allah’a, bizi o fidanlardan kılması için dua etmemiz gerekir.

İkincisi; bulunduğunuz yerde kurum kuracaksınız, kurulmuş olan kurumlara gidip “beni de Allah kullansın artık bu yolda” diyeceğiz ve bu yolda iş yapma gayreti içerisinde olacağız.

Hepinizden Allah razı olsun. Sevindik, sevindirdiniz yine inşallah bir dahaki senelerde de hep beraber olacağız.

Bu sözleri emr-i ma’ruf/ nehy-i münker kabilinden söyledim. Herhangibirinizi rahatsız etmek için söylemedim.Başkasını rahatsız etmeme görevimiz olduğu gibi başkasından rahatsız olmama görevimiz de vardır.Rahatsız etmemeyi duyuruyoruz da rahatsız olmamayı pek duymak istemiyoruz genelde. Rahatsız olmayacaksınız. Zaten rahatsız oluyoruz deseniz bile ben bu söyleyeceklerimi yine söyleyecektim. Size söylemeyeceğim de kime söyleyeceğim. Öyle ya. Birbirimizin kahrını çekmeyeceğiz de biz niye birbirimize kardeş olduk. Rahmetli hoca efendi ne demişti: “Kardeşlik pekey demekle kaimdir” Sen günde 100 defa vird olarak “pekey” tesbihini çekmeyeceksin de niye buraya geldin. Geleceksin yüzüme “şu hatan var” diyeceksin. Üzüm yemek maksadıyla. Biri de sana “şu hatan var” dediği zaman “Allah razı olsun” diyeceksin. Mü’min mü’minin aynasıdır. Ayna insana hatasını gösterir.Yüzünde, bedeninde ne var, leke mi var, toz mu var, sana gösterir, kendini düzelt der. Aynanın bozuk niyetinden dolayı değildir o. Senin daha iyi olman ayna onu gösteriyor. Eğer bu noktada lüzumsuz bir hassasiyet gösterecek olursak o zaman “emr-i marif, nehyi münker” uçuşur gider, ortada insanlık kalmaz.

Hepinizi ALLAH emanet ediyor ve O’ndan hepimizi, kendi yolunda kullandığı fidanlardan etmesini diliyorum. Es-Selamu aleyküm ve Rahmetullah.

———

Prof. Dr. Orhan Çeker’in 2009 yılında Selçuk Üniversitesi mezunları buluşması konuşmasından alıntıdır.

Popularity: 9% [?]


*