Fatih’in Torunları

                 6-7 sene önce bir film vizyona girmişti…  Dev bütçeler hazırlanmış yepyeni bir milenyum filmiydi. Yeşilçamın o sade ve masum yüzünü bize unutturmaya aday filmlerden biriydi… Yapımcı ve filmin karakterlerine hayat veren sanat düşmanları filmin çok büyük yankılar yapmasını hatta izlenme rekorları kırmasını bekliyordu. Ama beklenen olmadı… Her geçen gün biraz daha gelişen! Türkçemize yepyeni sözler ve yepyeni iltifat şekilleri ekleyen bu film tutunamamıştı. Bu vaziyetin bir diğer sebebi de yapımcının aklı sıra filme görsel güzellikler katmak amacıyla hiçbir anlamı olmayan bir anda müstehcen sahneleri sokuşturmasıydı…

               Ama kişilikleri diplere vursa bile bu ülkenin evlatları bu vaziyete tahammül edemedi ve alınan ortak kararla filme gitmeyi, sinemada bu filmi izleyip o sanat düşmanlarına para kazandırmayı reddettiler… Ve günler geçtikçe beklenen oldu. Fİlme yatırdığı devasa masrafı karşılayamayan yapım şirketi iflasın eşiğine geldi. Bu durum belki yaşım gereği olayları kavrayamamamdan, belki de filmi izleyememiş olmamdan dolayı beni oldukça rahatsız etmişti… Kızmıştım Türk halkına…  "Adamlar o kadar masraf yapmışlar, izleseniz ne olurdu bu filmi" , " bir film ne kadar kötü olabilir ki?" felan filan… Ve şirket batmış ve artık ismi tarihe karışmıştı… 

               Ve yıllar geçti… Dün özel bir kanalda bu filmin reklamını gördüm. ‘Bu akşam bilmem saat kaçta felanca film vardır.’ diye. Yıllar öncesine bu kadar damgasını vuran ve benim ailemin kararıyla seyredemediğim bu film bu akşam yayınlanacaktı. Film saatini büyük bir coşkuyla bekledim… Ve işte bu dev yapım Hollywood filmlerini aratmayacak bir kaza sahnesiyle başladı. Büyülendim adeta.. Ne bundan önceki dar bütçeli yeşilçam yapıtlarında ne de daha sonra ki daha yüksek bütçeli yeni türk sinemalarında böyle bir sahneye rastlayabildim… Ve bundan sonra filmin atmosferi değişti. Bir kadın çıktı ortaya ve başladı odasında kitap okumaya… Ve aniden bir erkek girdi odaya. Birden olay kopuverdi. Şoktaydım o anda ben. Anlayamamıştım bu durumu. Hatta film bittiğinde bile o ve benzeri 3 sahneyi anlayamadım. Belki de bir mantığı vardır da benim aklım yetmemiştir buna…

              Ama film sadece bundan ibaret değildi. Müthiş! bir şekilde ‘kullanılan’ dilimiz de filmin bu kadar tepki çekmesinin sebeplerini gözler önüne seriyordu. Özellikle erkeklerin o malum sahnelerin oluşmasından önce kadınları tavlamak için yaptıkları iltifatlar filmdeki farklılığı gözler önüne seriyordu. Bir tanesine örnek vermek isterim; kızın tekinin bir abisi var. Kendisi çok asabi bir arkadaş. Birgün kardeşini sevgilisiyle yakalıyor. Ve orda biraderi bir güzel pataklıyor… Filme göre iki gün sonra yani sular durulduğunda, bunlar tekrar buluşuyorlar. Kız başlıyor duygu sömürüsüne; " Ya aşkım başına bela oldum, benim yüzümden dayak yedin." Bunun üzerine bizim delikanlı birader beni şok eden iltifatı yapıştırıyor; " Bütün belalar senin gibiyse, ALLAH belamı versin…." O anda bunu sinemada seyredenlerin "AMİN" nidalarını duyar gibi oluyorum… Ve filmin sonunda adı ’senarist’ yazısının yanında geçen adamı bir türlü anlayamıyorum. Be kardeşim bir dil bu kadar mı kötü ‘kullanılır’…

               Ve seviniyorum filmi izledikten sonra o mazide kalan karmaşaya. Hatamı geçte olsa anlamış olmama seviniyorum. Durumları vasatın altına düşse bile filmi kabul etmeyenler bu ülkenin çocukları. Yani Fatih’în torunları. ALLAH razı olsun onlardan ki, bu adamları batırmışlar. Yoksa bunlar 4-5 film daha yapmış olsalardı, bu ülkenin hali nasıl olurdu?

Etiketler:

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

Leave a Reply