“Avrupa Kaşifi” İlk Doğulu Bilgin: Katip Çelebi

katip4

UNESCO’nun 2007 yılında gerçekleşirdiği 34. Genel oturumunda “2009 – Katip Çelebi Yılı” ilan edilmiştir. Bu önemli olay şimdilik 2010 yılında yapılması planlanan “2010 – Avrupa Kültür Başkenti: İstanbul” çalışmalarının gölgesinde kalmışa benziyor. Oysa, Katip Çelebi, İstanbul kadar, Türk, İslam ve dünya açısından başlı başına bir değerdir. Sayha’da yer alan yazılarımın genel içeriği dışına çıkmamak kaydıyla, biz de kendi çapımız kadar bu büyük Türk bilginine bir pencere açmağı deniyoruz.

“Çelebi”, Türkçe “çalab” sözcüğünden gelmekte olup, yaklaşık XII. Yüzyıldan sonra dilimizde “tanrı, rab” karşılığı olarak kullanılmaktadır. Özellikle, Yunus Emre’nin şiirlerinde bu sözcük sıkça geçmektedir:

Gönül Çalab’ın tahtı, Çalab gönüle baktı
İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise.

Bu sözcük, “çelebi” şeklinde bir mahlas olarak da kullanılmıştır. Sözcük olarak dilimizde “Allahlı, Allah adamı” anlamına gelen bu mahlasın ünlü sahiplerinden biri de Katip Çelebi olmuştur. 1609 ila 1657 yılları arasında toplamda 48 sene yaşamış bu ünlü bilgin, bize sayısız eser bırakıp gitmiştir. Birkaçı dışında büyük bir kısmı yayınlamayan bu eserlerin yazmaları İstanbul kütüphanelerinde korunmaktadır. Genelde çalışmalarını altı başlık altında toplamak mümkündür: Tarih, Coğrafya, Bibliyografya, Din, Sosyal konular ve Tercümeler (1).

Bizi burada ilgilendiren Katip Çelebi’nin XVI-XVII. Yüzyıldan itibaren temelleri atılan “Modern Avrupa”nı gelişimini fark eden ilk Doğulu bilgin olmasıdır. Hacı Halife ismiyle de bilinen Katip Çelebi’nin bu konuda kaleme aldığı meşhur risalesi “İrşadü’l-Hıyafâ ila Tarihi’l-Yunun ve’r-Rum ve’n-Nasarâ” adıyla malumumuz olup, henüz baskısı yapılmamıştır (2). Kısa ismiyle İrşat olarak anılan bu eserin dilimize tercümesi de bir hayli ilginçtir: “Şaşkınlar İçin Yunanlıların, Romalıların ve Hıristiyanların Tarihine Dair”. Müellifin “şaşkınlar” sözcüğünü işletmesinin nedeni, Osmanlı’nın hemen yanı başında gelişen Avrupa gibi bir tehlikeni ilk farkedenin kendisi olmasıdır. Nitekim, buna şaşırarak, Avrupa hakkında Osmanlı’nın kayda değer malumatının olmamasını “şaşkınlık” olarak tanımlamıştır.

Risale iki kısımdan oluşmaktadır. Müellif, risalesinin girişine bir de mukaddime yazmıştır. Eser, 1655 yılında kaleme alınmıştır. Ancak, Katip Çelebi’nin eseri, konusu bakımından İslam dünyasında bir ilk olmasına rağmen, o dönemde Avrupalılar’ın Osmanlılar hakkında yazdığı eserler yanında oldukça sönük ve eksik kalmaktadır. Zira, Katip Çelebi’nin yaşadığı dönemde Batı üniversitelerinin bir çoğunda Arapça kürsüler mevcut olup, Doğu ülkeleri hakkında hatırat, gezi, yazma olarak Avrupalı bilimadamlarının elinde ciddi malzeme bulunuyordu. Bu dönemde artık Avrupa’da oryantalizmin temelleri de atılmağa başlanmıştır. Bu anlayışın Katip Çelebi ile aynı dönemde yaşayan iki devi Hollandalı Jacob Golius ve İngiliz Edwart Pococke idi.

İrşat kısımlar dışında konuların göre kendi içinde bölümlere (bablara) ayrılmaktadır. Birinci bab, özet niteliğinde bir Hıristiyan Tarihi’dir. Oldukça dikkat çekici olan bu bölümde, Katip Çelebi, kendi döneminin “Çağdaş Avrupası” hakkında zengin bilgilerin yanı sıra Avrupa’daki siyasal, dini, kültürel ve sosyal yapıyı da açıklamaya çalışmaktadır. Örneğin, Avrupa’daki “laik” sistem hakkında Doğu kaynaklarında ilk bilgiler burada geçmektedir. Kilise ve devlet’in birbirinden ayrıldığına dikkat çeken Çelebi, Avrupa’daki tüm siyasi-idari kavramları (imparator, kral, kont ved.) da teker teker açıklar. Yine bunun gibi dini-idari kavramlar arasında papa, kardinal, patrik ved. unvanları da tanımlamaya çalışan müellif, adeta bir giriş bölümü olan bu babın sonunda “şu melun taife” diye nitelediği Avrupalılar’ın birbirinden farklı, anlaşılması güç dilleri hakkında da bilgiler sunmaktadır. Hatta, Çelebi, Avrupa’daki dillerin çoğluğu ve anlaşılmazlığı üzerinde de durmaktadır.

Devamında gelen dokuz bölüm sırasıyla papalık, imparatorluk, Fransa, İspanya, Danimarka, Transilvanya, Macaristan, Venedik ve Moldovya hakkındadır. Katip Çelebî, bu ülkelerden söz ederken yetersiz de olsa yer yer onların coğrafi konumuna da değinmiş ve eski tarihleriyle ilgili bilgiler sunmuştur.

Katip Çelebi’nin İrşat’ının birden fazla özelliği vardır:
Her şeyden önce, bu eserin yazılma nedeni, imparatorluk (Osmanlı) kölelerinin ve cariyelerinin mensup olduğu milletler hakkında bilgi edinmektri. Nitekim, müellif, işe önce bu milletlerin sıralamasıyla başlar. Yani, kitabının ismi gibi kendisi de pek şaşılacak bir nedenle kalame alınmıştır.

İkincisi, eserde Avrupalılar’ın bir tek “millet” olarak tanımlanamsıdır. Bunun birinci nedeni, millet kavramının Müslüman literatüründe dinsel bir anlam içermesinden kaynaklanıyor olması ve tüm Hıristiyanların tek “millet” olarak gösterilmesi ise; ikinci nedeni Katip Çelebi’nin gayet zekice gözleminden ireli gelmektedir. Zira, o dönemden itibaren “Hıristiyan kimlik ölçüleri üzerinden bir Avrupa birliği” anlayışı Batı’da sık tartışılmakta ve bu birliğin Türkler karşısında konumlandırılması üzerinde durulmaktaydı. Denilebilir ki, Katip Çelebi, “Avrupa Birliği” söylemini ilk farkeden Türk’tür (hatta dünyada da ilk bilgindir).

İrşat’ın üçüncü özelliği, Avrupa üzerine ilk bağımsız Doğulu kaynak olmasıdır. Katip Çelebi’ye kadar Batı, İslami eserlere özet halinde, kısa paragraflar ve en fazla bir bölüm genişliğinde konu edilmiş ve genelde de yetersiz bilgilerle anlatılmıştır.

Dördüncü özellik, eserde Avrupa anlayışının dini, siyasal, coğrafi, etnik ve sosyolojik yönlerinin tespit edilmesi gibi oldukça güç ve önemli bir girişimde bulunulmasıdır.

Ve beşincisi ve bizim açımızdan da en önemlisi Katip Çelebi’nin gelişmekte olan Avrupa’nın özel anlamda Osmanlı ve İslam, genel anlamda Doğu ve dünya için bir tehdit olarak algılamasıdır. Burada, Çelebi’nin ölçü olarak edindiği ilk şıklardan biri ancak çağdaş dönem araştırmacılarının gündeminde yer edinen bir kavram olan “nüfus” oluşturmaktadır. Zira, Çelebi, Hıristiyan nüfusunun hızla arttığına dikkat çekerek dünya çapında yayılmacı bir politika izlediğini, deniz yoluyla çevre ülkelere açılarak istilalar gerçekleştirdiğini, “Osmanlı devletine tecavüz” etmenin yanı sıra, “Yeni Dünya”yı keşfedip zenginleştiğini ve Hindistan’ı ele geçirmek mücadelesi verdiğini dile getirmektedir. Bu hususlar, ne Katip Çelebi’den önce, ne de ondan 200 yıl sonra Doğulu bilginlerin ve yöneticilerin dikkatini çekmiştir. Çelebi, kendisi de bu bilgisizliği eleştirmiş “İslam ümmetinin bu cehennemlik halkın yaptıkları hakkında tümden cahil kalmasına” hayıflanmıştır. Çelebi, Avrupa yayılmacılığı hakkında yer yer ilginç kavramlar da kullanmıştır. Örneğin, müellif, Hıristiyan Avrupa’nın sömürge politikasını ve dünyayı denetimi altına almasını “dünyanın Küfür Evi’ne dönüşmesi” olarak tanımlar. Nitekim, Çelebi’den sonra hızlanan Avrupa sömürgeciliği, peşinden Osmanlı ve Doğu dünyasının çözülmesi, emperyalizm siyaseti, kapitalist sömürü ve sonunda da beyinlerimize kazılan küreselleşme süreçlerinden geçen dünyanı bir “Küfür Evi”ne benzetmemek elde değil. Daha da ilginci ise, bu “Küfür Evi”nin 2009 yılını ona bu ismi takan Katip Çelebi’nin yılı olarak kutlamasıdır.

 

Nadir Marmara

———————-

Notlar
(1). Katip Çelebi’nin yaşamı ve eserleri hakkında genel bilgi için bkz. http://www.habitat.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=5…
(2). Bu eserin yazması Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi No: 19’da bulunmakta olup, sayfa numarası yoktur.

Bir cevap yazın


*